« Önceki |

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Keder yutan çocuklar

Kadınlar ağlıyor
Susarken kocaman adamlar
Keder emziriyor memelerinden süt yerine
Vurgununu sol yanından yemiş
yaralı kadınlar
ve
Keder yutan çocukların
boğazında kalıyor
Avuç içi mutluluklar

Çarşamba, Şubat 11, 2009

Susarken



Yürüyorum, kalkıp yanından, baş ucumdaki hüznüme uzanıyorum...

Ne kadar kalabalığım, ne kadar “çok sesli”yim bu ara...Tuhaf...

Dudağım dan öpüyorsun, inanıyorum dudağımdan öpmene, elimi tutıyorsun, inanıyorum kanımın çekilmesine. İbadet ediyorum sözcüklerinle. Bazen susup susup bakıyorsun, konuşuyorusun ya da... Dilini anlamıyorum. Çünkü bilmediğim bir dilde konuşuyoru ellerin, tanımadığım bir sıcaklık yüreğindeki. Isınmak istiyorum; yanıyorum, üşüyorum sanırken, donuyorum. Sözcüklerimin yerinde boşluklar... üç nokta... Kalkıp yanından hüznüme dokunuyorum. O ezberimdeki yalnızlığa, tanıdığım suskunluğuma...

Gülümsüyorsun, gülümsüyorum.

Gerçekleri düşlerle karıştırdığım belli.(Yazarken anlıyorum)

Ayaklarımın altında kaydı kayacak toprak.

Biliyor musun çocukken de karıştırırdım düşlerle gerçekleri birbirlerine. Örneğin, Ayaklarımda yürüyen böcekleri gerçek, babama el salladığım o karlı öğleden sonrayı düş sanırdım. Hatta belki kar bile yağmıyordu... Ben, üstünde uzun kahverengi paltosuyla ( ki o paltoyu da benim giydirmiş olmam olası) yine uzun esmer bir adama el sallıyordum... Başı öne eğik miydi, ben mi üzgün görünsün istemiştim, hala kestiremiyorum.

Şimdi sen gülümserken böyle, dudağının kenarından bir gül sarkıtırken, gözlerin kısılırken gülmekten, belli belirsiz çukurlar oluşurken yüzünde, tam işte en olmadık yerde, ben kalkıp başucumda bizi izleyen hüznüme dokunuveriyorum...

ve birbirine karışıyor eşyalar, zaman, güneş ve ay ve şubat ve haziran...

Gidiyorsun, saçlarıma gün ışığı düşüyor. Sıcaklığının yastığımdan yumuşacık sıyrıldığını biliyorum. Uzaklaşan ayak seslerini işitiyorum, demir kapının sessizce kapanışını... ama sesim çıkmıyor...

Gövdem bir çukura gömülmüş gibi kaskatıyım. Göz kapaklarımda birer havan topu oturmakta. Birden boyut değiştiriyorum, uyanıyor, sana sarılıyorum...

İnsanın içinde kocaman bir yalnızlık büyütmesinin çok ötesinde bir duygu bu... İstesen de hedefine dosdoğru ulaşamıyorsun mesela. Yengeçler gibi kocaman bir kavis yapman gerek önce, kocaman bir kavis yapacak gücü kendinde bulabilmen gerek...

Kocaman bir kavis yapıyorum sana doğru.

Bütün yaralarımın kabuklarını sıyırasın diye, önce canımı acıtasın, sonra geriye kalanlarla yetinebilesin diye...

Şaşkınlığımdan kurtulsam, sahici bir düşüm olsa.

Sen hep o kavisli yolun sonunda dursan. Sana ne hüznü, ne sevinci ben giydirmesem.

Mevsim ne ise o olsa.

Beni çok sev tamam mı demesem.

Dursan.

Kendi yetinle, isteminle var olsan.

Başucumda hüznüm bana yabancı gelse.

Ellerinse hep tanıdık, hep bildik.

Pazartesi, Kasım 1, 2008

"Başında biri olmalı"

Herşeye rağmen kocasını sevdiğine inanmak isteyen kadınlar var şu dünyada.

İçlerinden biriyle tanışıyoruz. Hava çok soğuk. Elindeki salata kasesini durularken aynı anda içini dökmeye başlıyor. Karşılıklı bir güven oluşmuş olmalı bilmeden aramızda. Kimbilir, biriyle dertleşmeyeli çok zamanolduğundan belki, ben birşey sormadan dökülüveriyor ince dudaklarından, tokmak gibi sözler."Yalnızlık" diyor, "zor..." "Alışıyor İnsan" diyorum, kendimce,"durumumu" izah ediyorum. "Öyle de... bir başına mücadele etmek de zor, başında kimsen yoksa..." diyor bu kez o kendi durumunu izah ederek. Başlangıçta çok sevdiği eşini bir talihsizlik sonucu kaybetmiş bir kadın olduğunu sanıyorum. Yanılıyorum... Üstünde pembe iş önlüğü plastik tabureye oturmuş patates soyarken, "başında" bekleyen göbekli, bıyıklı, elleri nasırlı bir adam beliriyor gözümde

" Başındaki" adamın nkaderini yazmasına bir razı oluş, kabulleniş, boyun büküş... çünkü Hayatı kolaylaştırıyor kadınların, yalnızlığını alıyor "başlarındaki adamlar" böyle düşünüyor. Mücadele etmesi gerekmiyor, çünkü biri herşeyi hallediyor senin adına...ama her şeyi...

"Yalnız" evinden kendine zeytinyağlı prasa getirmiş. Cam kavanozdaki renk cümbüşünü tabağa aktarırken "çok çektim çok" diyor."Anlatsam her sözümde acım akar gözlerimden"diyor.

"Acım akar gözlerimden"

İncelikle kurulmuş bir cümle... Kendi kendine konuşan, zaman zaman hyatın muhasebesini yapan bir kadın görüyorum karşımda. Acısını sözlere döküşünden belli, gözlerinden akıtışından belli...

"Üç torunum var" diyor Nedense üç de çocuğu var sanıyorum. "kız?erkek?" "Ha çocuk mu? beş tane doğurdum "diyor. Tombul yanakları pespembe, gri hareli gözleri kısılıyor, gülerken göbeği, göğsü oynuyor, tombul bileklerine sıkışan bilekliği ışığıyor, gözlerindeki ışıkla birleşiveriyor.

Tam "mutluluk bu işte; Çocuklar!" diyecek oluyorum, "ikisi öldü" diyor. "aman be hocam, ne sen sor ne ben söyleyeyim" diyor. "Tamam tamam anlatmak zorunda değilsin, istemiyorsan..." diyorum. böyle bir konuşma aramızda hiç olmamış gibi devam ediyor "1,5 yaşında öldü oğlum diyor" Kaza, hastalık... hangisi diye düşünürken, "zatüree olmuş" diyor. Doktora götürmemiş "kayınbaba" "Ananızın karnından doktorla mı doğdunuz?!!" demiş. "Öldü çocuğum" "E kocan?" diyorum. Omuz silkiyor, "adam olaydı..." der gibi.

(Hani başındaki adamlar her şeyi hallederdi senin için?)

"O ses edemezdi kayınbaba varken, zaten çok döverdi beni bişi desem"

"O başındaki adam yani?" diyorum, dayanamıyorum" abla gözünü seveyim, olmaz olsun başında böyle bi adam yapma allahaşkına" diyorum.

Kendince açıklıyor durumu; Kocası da ufakmış evlendirildiklerinde. Kendi daha onçündeymiş." Evlenince 1 ay bişi yaşamamışlar" Çok kızmış adam. Sonra bir gece, sandıktan oyalı yazmalarını dökmüş kızcağızın, tekme tokat, pirinç karyolaya bağlayıp tecavüz etmiş. Yazarken, bu kelimeyi işitirken dahi ürperiyor tüylerim. Bu nasıl bir travmadır, nasıl bir acı...

"Sen ağladın mı kocan ölünce?" diye soruyorum. "Hem nasıl..."diyor "...gözlerim kör olana kadar ağladım" diyor. Acımakla ilgili bir durum olduğunu düşünüyorum. Yoksa bunca eziyeti yapan birinin arkasından sevgi ve özlemle ağnabilir mi?"

Bulaşıkların üstüne kapanmış, bir eliyle başına vuruyor da vuruyor; " Ah kafam, nasıl ağladım hem" diyor. "Üzülme" diyorum. Dediğimi duymuyor "geçti gitti ya, ömürden hep" diyor. "Çocuk" diyorum, "ölünce vicdan azabı çekmişlerdir baba-oğul"diyorum. Öyle sanıyorum. Umuyorum. Hiç üzülmemişler. Kocası merhametliymiş gene, öyle diyor, belki o da öyle umuyor. Yaş düşmüş gözlerinden, bahçeye gömerken... "Allah verdi allah aldı" demiş ağlarken.

Çaresizlik böyle bir şey olmalı.

Çocuk yaşta evlendirilmek,Bundan böyle kocası" sahip çıksın" denmek. Sahip çıkmak; işler yolunda gitmediğinde dövme hakkına da sahip olmak demek, farklı bir ses çıkardığında tokadı basmak, sahip çıkmak.

"Senin de canını sıktım" diyor. " Yok bir de buna üzülme ablacım" diyorum, "paylaşmadan olmaz ki" diyorum. "Evlilikten de soğuyacaksın bu anlattıklarım yüzünden" diyor kaygılı bakışlarla. "Olmaz olsun böylesi" Öfkem sesimden okunuyor. Kısık dudaklarımdan bir ıslık gibi savuruyorum öfkemi. Sonra kocasının aslında iyi biri olduğuna ikna etmeye çalışıyor beni, aslında merhametliymiş, kimseye laf ettirmezmiş, imambayıldısını hazır et, başka şey istemezmiş, ayranın tuzu kararında olsun yetermiş, kahveden döndüğünde uyuyakalmışsa kızarmış en çok, karısı beklesin istermiş, uyumasınmış yetermiş... Neredeyse sevdiğine inanacağım!

Kocaman bir lokma koparıyor ekmeğinden, yutmaya çalışıyor. Lokma boğazında iç çekiyor. Bulut bulut gözleri. "Bahçeye gömdük"diyor. "Kocanı mı?"

"Yok, oğlumu"

"Nasıl yani"

"Baya, bahçeye işte, erik ağaçlarının arasına, gölgeliğe... Bir de selvi fidanı baş ucuna"

"Orada mı oturuyorsun hala?"

"Yok" diyor, "taşındıkdı"

Hangisi daha acı bilmem ki; Her gün penceresi çocuğunun mezarına bakan bir evde oturmak mı, bir buçuk yaşına kadar büyütüp sevdiği çocuğundan uzakta olmak mı, onun artık "başkasının bahçesi"nde bir fidan olduğunu bilmek, istediği vakit ziyaretine gidememek mi...

"Tekrar gebe kaldım" diyor. Neden" diye sormuyorum bile. "Zehra o zaman doğdu" diyor. "Aman bir anlatsam, içler acısı" diyor. Gerisi de var demek... Nasıl dayanır bunca acıya bir yürek...

"Karnımdaki sekiz aylıktı daha, Zehradan sonraki yani... Çok dövdü çok... Ölmüş karnımda. Zehirlenmek üzereymişim. Tekmelemediğini anlayınca bizim sokaktaki ebeye gittik. "Ölmüş bu" dedi, aldı...

O adamı var ya, o başımda duraydı dediğin adamı...offff...

"Ben bilemedim Hocam" diyor, "ah bilemedim, dört yıl çekmişim kahrını nikahsız... gerisi de resmi, ah bilemedim."Gene de..." diyorum,

"Gene de oksijen tüplerini taşıdım 2,5 ay taa küçükçekmecen Avcılara, para yok pul yok, sırtıma yükledim yetiştirdim" Kanser olmuş kocası ansızın. Sinsi sinsi ilerlemiş hastalık. "Ey Allahım"

Çaresizlik öğretilen ve öğrenebilen bir duygu olmalı. Birini kendine muhtaç hale getirmek, o biri çaresizse, mesleği, parası, sırt verecek bir ailesi yoksa zor değildir elbet...

"Giden ömürden gitti" diyor. "Ah bileydim, çeker miydim"

Bulaşıkları kurularken ağladığını biliyorum. Bahçedeki fidanına mı, 8 aylıkken karnında ölen bebeğine mi, kanserli kocasının ölümüne mi, çaresizliğine mi...

Sanırım en çok...





1 ARALIK  2008 

 

 

 

 

 

Pazar, Ağustos 7, 2008

Gece notları(1)





Meğer yıldızsız gecelerin birinde yitirmişim sevdaya inancımı

Bir çocuk gülüşünde, bir kadın döşünde

gerçekliği yitmiş umudun...

Bana sorma, bilemem neden sevdiğimi gamzeni

ki sen doğduğunda, çoktan başlamıştı hayat sallamaya

altımdaki gümüşten sandığım sıradan kahverengiyi...

Ben Tohumlar savurmayı ezberlemiştim,

sabretmeyi..

ne eksik, ne fazla, özenle sulamayı sevgiyi...

Sonra?

Sonra unuttum.

Bu yüzden kanıyor   dudağımın  kıyısında yabanıl bir gül

Bu yüzden alkışa tutasım geliyor çekip giden herkesi

bu yüzden kayıyor içimde binlerce çoban yıldızı

Bu yüzden siliyorum "seviyorum seni" diyen  yürekleri

Ben döşüm/de/le yitirdim masumiyetimi.

Kirpiklerini eğdiğinde gözlerime

kabullendik yenilgiyi

sevmeyin.

sevdaya ibret, gözlerimden asın beni!


06 Temmuz 2008 

Cuma, August 29, 2008

Yokum...

Gözyaşımı yedim...

Karanlık gene her yer... Kendimi tekrar ettiğimi farkettiğimden, yazmıyorum uzun zamandır... Sonra bir bakıyorum, Hayat kendini tekrar edip duruyormuş meğer... Benzer durumlar, birbirine yakın hüzünler, ve de acılar varken, özene bezene yeni kelimeler arayıp bulamıyor muşum ben... Yoruldum sevgili Sayfam... Buna yaşlanmak diyebilirsin, bunalmak diyebilirsin, depresyon da diyebilirsin... Ne dersen de adına sen, bana ne ki zaten... Altı-üstü bir sayfasın işte, önümde açılmış... Ruhsuz, sessiz bir sayfa... İyi de oluyor böyle verecek tek cevabı olmayan birine, -birine demeyelim, ruhun yok dedim az önce-bir şeye içini dökmek... Verecek cevabı olmayan bir İnsan yıpğınıyla doluyken evren, ben neden anlamaya çalışıyorum acaba bunca zamandır? “Yerine koymaya”? Hiçbir şeyin anladığım gibi olmadığını, anladığım gibi kalmadığını gördüğümde, “içimde kırılacak hiçbir şey kalmadı” dediğim anlarda dahi, kırılacak bir şeyin daha var olduğunu görüyorum... Bu ne ki? Umut mu? İnanmaya, güvenme duyulan istemsiz, iç güdüsel bir şey mi? Neyse ne... hep bir şeyler kırılıyor işte... Sanırım eksiliyorum... Kimseye diyecek iyi bir sözüm kalmadı galiba... Çünkü içimde yok öyle bir duygu yok. Ben kötü olmaya karar verdim sevgili sayfam...

Kötüler kazançlı çıkıyor yaşamdan...

Yokum...

Salı, Nisan 13, 2008

Birikiyorum

Uzun, çok uzun zaman oldu yazmayalı... Arada bir şeyler karalıyorum ama, bir türlü toparlayıp paylaşmıyorum... Sanırım birikmedeyim:) Anlatmak, satırlara dökmek için bekleyen bir sürü duygum, duygularımın ifadesi sözcükler, imgeler...

Dağınık ve karışık nilaycan bu ara...

Tekrar birikip, dökülmek üzere...

Hoş kalın sayfalarımın ziyaretcileri, arada uğrayıp "merhaba" diyenler ve ne zaman tekrar yazacağımı bekleyen sevgili okurlar...

Sevgiyle...

 

Salı, Şubat 12, 2008

...

                                     Fotoğraf Eda Keskin'e aittir

         

Cuma, Kasım 21, 2007

adsız, şiirmsi ve dökülmeye benzer bulanıklık

 

 

yakın olsaydık...
İstanbulda olsaydık, mesela,
buluşurduk
ahşap pencereleri denize bakan bir lokantada...
ordan burdan konuşur
hüznü dost eylerdik,
birazdan tepemizde uçacak martılara...
şafak sökerdi sonra...
sonra üşürdü limanlar,
üşürdü
kendimizi kendimiz yapan
üstümüze biz diye örttüğümüz
mutluluktan yoksulluğumuz...
öyle esrik, ve eksik
ve yıpranmış fotoğraflara bakar gibi
ya da en uzak yıldızını kendininki sanar gibi
kendi yıldızına bakar gibi...
bakardık önümüzde uzanan adına "deniz" dedikleri
bilinmezliğe...
ki geçmişinden çok ağlar insanlar aslında
bilmedikleri
geleceğine...
sonra...
gün başlardı,
İstanbul
üstüne sisli bir sabahlık,
uykusundan uyanır gibi
ilk düşlerini dökerdi yollara...
ve çiğneyip geçerdi aceleci
ve
farkındasız insanlar,
o boynunu bükmüş düşler şehrinden
inanılmaz bir hızla...
Lacivertten maviye dönerdi deniz,
geceden güne dönerdik biz,
ve geçerdik kadıköye,
belki de üsküdar'a...
aramızda bin yıllık bir tarih uzaklığı...
aramızda iki yakayı bağlayan o ışıklı kolyeye benzer,
büyüleyici ama bilinmez bir...
belki sadece,
fotoğraf karelerinde rastlanılacak türden bir
anı...
aramızda, bir köprü uzaklığı...
aramızda bir köprü yakınlığı...
ne der şair
"uzak diye bir yer yok"
ve ötekiler de hep bir şeyler der...
ve insan sevdadan en çok
"bittiğinde" çeker...

Pazar, Kasım 16, 2007

Kimseye (5)

 

               Fotoğraf:Wowturkey'den gün_ay'a aittir.

 

Gene uzun bir gece... Gene uyku tutmadı.. Yarın yolculuk var, belki ondan.. Özlem giderebilecek olmanın getirdiği heyecan. Evimin kokusunu özledim. Sahi, annemin evi hala benim de evim değil mi?

Bir süre sessiz sessiz oturup, her gece aynı koordinatta duran Gemiyi izledim. Bir çok şey düşündüm... Yaşam, ölüm, açlık, umutsuzluk, sefalet, soğuk, özlem, uzayan yollar, gidilen, dönülmeyenler, dönüp dolaşıp aynı yerde saymalar...bu kısırdöngü... Umutsuzluk kaftanı, giyip giyip soyunduğumuz... Ve daha bir çok şey...

Hüzünlüyüm...

Doluyum...

Yazıya durdum, olmadı... Birbiriyle kopuk kopuk, ilgisiz ve de devinimsiz satırlar... Cansız, ve soluk... Sanki biri boyalarımı çalıp gitmiş bu gece...

Deniz simsiyah...Denizden haber vermeyi seviyorum. Merak etmezsin belki...bilemem ki.. olsun, ben anlatırım, belki kulak kabartırsın, gün olur, denizin satırlara düşmüş dalga seslerine...

İsterim iyice bak şu uçsuz bucaksız maviliğe... Farketmedinse de buradan işaret edeyim, elinden tutup gezdireyim, yosun, balık ekmek ve tütün kokan sahillerde...

Gene yollara vurdum ruhumu bu gece...Yarın da hepten gideceğim, biliyorsun çocuk... Dönemeyecekmiş gibi mi konuşuyorum... Hayat bu, belli mi olur ki...

Hep planlar yapmıyor muyuz... Gidişeler, dönüşler, bitişler başlangıçlar, yani herşeyle ilgili... Dedim ya hayat bu, kimi tutar, kimi tutmaz...

Biliyor musun, kokular getireceğim tenimde, ve üstüme başıma sinmiş olacak, annemin cevizli çörekle karışmış sıcak koynunun kokusu... Beni gene ağlayarak uğurlayacak otogarda...ve gene "ben böyle hayatın içine...!!!" diye koyacağım küfrü memleketimin en işlek ve tek caddesine...

Memleketim... Dağların arasındaki küçük ve sevimli, doğduğum şehir değil ama, büyüdüğüm şehir oralar...

Büyüdüğüm mü dedim:)

Sahi ne zaman büyüdüm ki ben?

Sevdamın peşinden gitmeye karar verdiğimde mi, yoksa kendi ayaklarım üstünde durmak üzere o her daim çörek kokan evden çıktıp kendimi İstanbul yollarına vurduğumda mı büyümeye başladım...Yoksa asıl bu şehirde mi büyüdüğümü hissettim...Her düş kırıklığının ardından, her sırtından vurulma sonrasında... Çaresizliği iliklerime kadar hissettiğimde mi? Aslında kimsenin kimseyi hesapsızca sevemeyeceğini anladığımda mı? (Anladım mı?) Yoksa en iyi, İncirli otobüs durağında beş parasız kaldığımda mı büyüdüm ki? Gözyaşlarım yanaklarımda kristalleştiğinde anladım belki aslında herkesin "sap" gibi bir başına olduğunu... Sap gibi evet...bitki gibi, ot gibi... Hani çayırlar vardır sonsuz, ama her tane kendi başına bir ottur ya... Hani çiçekler büyür aralarında bazen dikenler... İşte aynı, biz insan toplulukları gibi, yeryüzünde... Herkes yalnız biliyor musun, yaşamın gerçeği bu işte... ve aslında kimse kimsenin nasıl büyüdüğüyle ilgili değil. Nasıl, bizi biz yapan göz altı torbalarının ne tür bir süreçte oluştuğu, dizlerimizin hangi darbeyle yaralandığı kimseyi ilgilendirmiyorsa, kalbimizdeki çiziklerle de ilgili değil insanlar genelde... Yeni bir yüreğin içindeki olası pusulara karşı kendini korumak için kullandığımız kalkanlara da anlam veremiyorlar bir türlü bu yeni yürekler mesela... Anlamayan insanlar girmeye çalıştıklarnda hayatlarımıza , anlaşılmamaının ne yorucu bir şey olduğunun farkına daha çok varıyoruz, daha çok...

Bazen ise farkında olmadan teğet geçiyoruz birbirine benzeyen kalpleri... Benzer ruh haliyeti olanlar, basit, sıradan, her gün görmeye alışlık olunan bir gemiye bakarken aynı duyguyu hissediyor olsa bile, öteki bank , sadece iki adım ötedeyken, "kalbine dokunabilir miyim?" demenin tuhaf ve ürkütücü olabileceğini düşünerek yeğliyoruz sessiz kalmayı, kendi düş alemimizde gezinmeyi... Bazen böyle, bile isteye tercih ediyoruz yalnızlığı....

Acaba yalnızlık mı büyütüyor adamı?

Ben ne zaman büyüdüm peki?

büyüdüm mü

belki de hiç?

Hala inanabilen yanlarım olduğuna göre, her şeye rağmen, ikinci elbisem olan umut kaftanını da giyiyorsam ara sıra...

ben belki hiç büyümedim...

Uzun bir...bir...mektup mu bu?...bilmiyorum. Uzun bir şey oldu...gecenin kendi gibi... daha bir saat öncesine kadar ışıkları yanan evler vardı...

Kedimle son gecem olacak bu...Koca bir hafta bensiz uyuyacak... Mırıltısını özleyeceğim...

Neden tüm sevdiklerimizin içinde bulunduğu bir bahçede yaşamıyoruz ki?

Ya sen... kaçıncı evresindesin uykunun?

Titredin mi?

Bana mı öyle geldi Sevgili...

şşş, üşüme...

ört üstüne, hasretimi...

 

 

Aralık, İstanbul saat sıfırbeşonbeş

Salı, Kasım 4, 2007

Kimseye(4)

 

 

Anlamsız bir akşamda yazıyorum sana bunları, çokca anlam yüklemektir istediğim gözlerinsiz geçen bir güne daha...

Yorgunum...

Bu sabah, yağmurlu bir İstanbul düşümden uyandırdı beni...

Düşümde seninle hiç bilmediğim bir Anadolu kasabasında eski, kerpiçten evlerin arasından, yeni yıkanmış taşlı sokaklarından geçiyorduk. Rüyalarım da tıpkı sana yazıklarımda olduğu gibi "sokaklarda" geçer oldu... bak...

 

Şafak söküyordu ve evlerin, aslında otuzunda bile olmayan ihtiyar babaları omuzları düşük, yıpranmış mantolarının yakaları yanaklarına kadar çekili, sıcak yataklarından çıkıp vurmuşlardı kendilerini sokağa. Kanaviçeli yastıklarda yatıyorlardı geceleri muhtemelen, yanakları pespembe kadınlarıyla. Çocukları vardı, üç, beş belki yedi... Her biri sümüklü, akşamları yuvarlak yer masalarında ödevlerini yaparken defterlerinin köşesini dirsekleriyle kırıştıran çocuklar... Lastikten çizmeleri olurdu rengarenk; Yeşil, pembe vesaire... Akşamları ellerinde koca bir somun ekmekle dönerdi babalar. Ayakkabıları su çekmiş olurdu, ıslak çoraplar soba üstünde kurutulurlardı kestanelerle beraber, muhakkak...

Kapı ağzına konmuş terliklere geçirilirdi ayaklar, el-yüz yıkanırken, sıvası dökülmüş kapıda beklerdi o sıcak evlerin hamur, deterjan ve gülsuyu kokan kadınları, ellerinde işlemeli bir havluyla...

Düşümde, başımızın üstünde uçarken gümüş kanatlı Güvercinler ve serçeler ve adını bilmediğim başka kuşlar, işte tam bunları düşünüyordum...

Başka evleri, başka yaşamları, başka türlü huzurları... Düşleri, tarlaları genişliğinde olanların bizden daha çok mutlu olabildikleri ihtimalini... Başka türlü bir Hayatın farkında olmadan yaşayanların, basıp gitmenin bir tür "intikam" olabileceğini aklının ucuna getirmemişlerin , yollarla da bir hesaplarının olmayabileceğini... falan filan...

 

Sonra uyandım işte...

Bir sigara yaktım, hareketlenmeye başlayan şehre baktım. Önümde sereserpe uzanmış sisli denizle selamlaştım. Pencereyi araladım, ayak seslerini dinledim işe yetişmeye çalışan insanların... Servis bekleyenler, Markete dağıtıma gelen ekmek arabası; Kokusu, görmeden varlığını hissettiğim buğusu. Tartartar minibüs sesleri, vapur düdükleri, gürültüden en çok rahatsız olduklarına inandığım martılar ve gerinen bir kedi...

 

Günün ilk uçağının bulutlarda bıraktığı komik iz...

ve Sen...

ve Ben...

Anadolu kasabasında geçen düşüm...

Senin uzak şehirlere göçme arzun...

Benim içimden/içime/içine ettiğim yolculuklar...

Hiçbir yere ait olmama dürtüleri-miz...

 

         Ekim

...............

Bu yazıya başladığımda -ki düşümü gördüğüm zamana denk geliyor- sanki daha az yaralıymışım... O geceden sonra daha bir çok düş gördüm. Bir defasında beni uğurluyordun eski bir otogarda, ama ben istasyondan bir trene biniyordum ve sana değil, ilk aşkıma el sallıyordum, sonra başımı babamın omzuna yaslayıp gökte uçan martılara bakıyordum. Yol bittiğinde, babam kayboluyordu ve bana yine sen sarılıyordun aynı  otogarda.

         Kasım

.................

Bu gece seni, üzerime ilkokulda giydiğim kırmızı hırkamı örterken buldum... "Düş bu" dedim, defalarca uyanmaya çalıştım... Olmadı. Sabah söylemiştin çok sıçramışım uyurken...

       "4.gün"

...................

İçimde büyümeyen bir çocukla, hiçbir yere sığdıramadığım özlemlerimle, bazen uzaklara bir çivi gibi çaktığım gözlerimle, gücümle ve teslimiyetimle ve elbette yaralarımla sevebilseydin beni...

        Ekim

....................

"Biz" sandığım "ikilem" bitti...

                                          Aralık